Tanrı Evreni Neden 6 Günde Yarattı?
İlk Gün: “Sonsuz Gecenin Ardında”
Bazen Kayseri’nin soğuk sabahlarına uyanıyorum ve aklımı kurcalayan bir soru beliriyor. Kafamda yankılanan tek bir düşünce: Tanrı evreni neden sadece altı günde yarattı? Bir insanın, hem de bir yaratıcı olarak, bir şey yaratmaya karar verdiğinde neden zaman sınırı koyar?
Sahilde yürüyen bir insan, denizin uykusuz dalgalarına bakarak aklına bu soruyu getirebilir mi, bilmiyorum. Ama ben, Kayseri’nin sert rüzgârlarında, belki de binlerce yıldır bu soruya yanıt arıyorum. İnsanların yaratılışı, yıldızların doğuşu, geceyi takip eden sabahlar… Bütün bunları düşündükçe, Tanrı’nın acele etmediğini hissediyorum.
Evet, Tanrı altı günde yarattı evreni. İlk gün karanlık vardı, fakat Tanrı dedi ki: “Işık olsun.” Bu ilk ışık, belki de ilk umut, belki de ilk duyguydu. O an, içimden bir şeyler yeşermeye başladı. Belki de bu ışık, Tanrı’nın bir insanın içine bırakacağı ilk duyguydu, o zamanlar ben de bunu hissettim. Kayseri’nin soğuk sabahında ısınırken, aklımda ilk günün huzuru var: Her şeyin ilk adımı, bir düşünce, bir harekettir. Tanrı da belki ilk adımını, düşünceyi yerleştirerek atmıştır. Bir ışık olsun, derken belki de kendisi ilk ışığı görmek istemiştir.
İkinci Gün: “Aşkın ve Yalnızlığın Arasında”
İkinci gün, Tanrı’nın gökyüzünü, suyu ve yeri ayırmaya başlamasıyla birlikte içimde bir hüzün beliriyor. Yalnızlık. Evet, Tanrı ilk gün ışığı yaratıp karanlıktan ayırdı ama ikinci günde ayrılık başladı. Gökyüzüyle suyu ayırırken, belki de Tanrı, evrendeki o sessiz yalnızlığı ilk kez hissetti. Kendi başına olmanın, bir yaratıcı olarak yalnızlığın ne kadar yoğun bir şey olduğunu…
Ben de bazen kendimi yalnız hissediyorum, bir insan olarak. Ama bir yaratıcı olarak yalnız olmak, bir evren yaratırken her an her şeyin sorumluluğunu taşımak, daha farklı bir yalnızlık olmalı. Tanrı, belki de bu yalnızlıkla başa çıkabilmek için altı gün boyunca kendisini bu evrenin parçası gibi hissedebilmek istedi. Bu yüzden her gün, bir adım daha atarak, bir şeyi daha ortaya koyarak yalnızlığını paylaştı.
Üçüncü Gün: “Toprağın ve Umudun Yükselişi”
Üçüncü gün ise Tanrı, denizlere kara parçası verdi. Bir bakıma, toprak doğdu. Doğrusu, bir parça toprak olmadan insan nasıl var olabilir ki? Kayseri’de, özellikle bahar aylarında toprakla temas etmek ruhumu besliyor. Toprağın verimliliği, içinde bir yaşam barındırması beni düşündürüyor. Tanrı, bu evrene hayat vermek istediyse, bir şeyleri ekmek, büyütmek ve korumak için toprağa ihtiyacı vardı. Kendi topraklarımda yürürken, Tanrı’nın bu kararı beni bir şekilde yakaladı.
İçimde bir umudu hissediyorum. Hayat, karanlık bir geceden sabaha doğru uyanan bir toprak gibi büyür. Bir toprak, sadece bir zaman diliminde ekilir. Tıpkı Tanrı’nın dünyayı altı günde yaratması gibi, bizler de bazen hızlıca büyürüz; ama içimizdeki toprak, yıllarca biriktirir. Tanrı, belki de evreni 6 günde yaratmakla, hızla büyüyüp gelişen bir evrenin, aslında derin bir toprakla beslendiğini göstermek istedi.
Dördüncü Gün: “Gökyüzünde Renkler ve Duygular”
Dördüncü gün, Tanrı gökyüzünü ve güneşi yarattı. Gökyüzü bir duygudur, bir insanın içindeki sonsuz arzudur. Kayseri’nin kış günlerinde, gökyüzü bazen öylesine gri olur ki, içinde kaybolabilirim. Ama güneş doğduğunda, birden her şey değişir. Tanrı’nın güneşi yaratma kararı, belki de bizlerin içindeki “renkleri” yaratmak için verdiği bir karar olmalıydı. Tanrı gökyüzünü farklı kısımlara ayırarak, bir insanın duygularını da ayrıştırmak istedi belki.
İçimde, renkler ve duygular birbirine karışırken, Tanrı’nın bu dünyaya farklı duygular yerleştirdiğini hissediyorum. Her sabah, güneşin doğuşuyla birlikte, her şeyin yeni bir anlam kazandığını düşünüyorum. Karanlık bir gecenin ardından gelen her sabah, Tanrı’nın bize sunduğu bir fırsattır.
Beşinci Gün: “Hayat ve Hüzün Arasında”
Beşinci günde Tanrı, balıkları ve kuşları yarattı. Onların özgürlüğü, bir anlamda dünyadaki ilk gözyaşı gibiydi. Bir balık suyun içinde yüzdükçe özgürlüğünü hissediyor, bir kuş gökyüzüne doğru uçarken içindeki mutluluğu yaşıyor. Ama bu özgürlük, hüzünle sarılı bir özgürlük. Bir kuşun uçarak gökyüzüne yükselmesi, sadece fiziksel bir eylem değildir; bir yıkılış ve bir başkalaşım da vardır. Hayat, hüzünle birlikte akar. O yüzden belki de Tanrı, denizin derinliklerini ve gökyüzünün enginliğini yaratırken, bu özgürlükle birlikte insanın en derin yalnızlıklarını da bir arada yarattı.
Benim Kayseri’nin dağlarında yürürken hissettiğim huzur, bazen içimdeki hüzünle karışır. Tanrı, belki de evreni altı günde yaratırken, duyguların birleşiminden hayatın şekillendiğini biliyordu.
Altıncı Gün: “İnsan ve Sonsuz Yalnızlık”
Ve altıncı gün geldi. Tanrı, insanı yarattı. Altı günün sonunda, Tanrı’nın tek bir amacı vardı: Evreni tamamlama. Ama bu tamamlanma, aslında bir boşlukla birlikte geliyordu. İnsan yaratıldı ama yalnız kaldı. Evrenin tamamlanması, aynı zamanda bir boşluğun doğmasına da neden oldu. Çünkü bir insan, yalnız olduğunda, belki de ilk defa kendi içindeki evreni keşfeder. Bir insanın yalnızlığı, belki de Tanrı’nın evreni yaratırken hissedebileceği en derin duyguydu.
Tanrı, altı günde evreni yaratarak aslında bizlere bir öğreti sunmuştu: Her şeyin bir zamanı var. Bu zaman, bazen kısa, bazen uzun. Ama her şeyin doğru zamanlamayla oluşması gerekiyor.
Sonuç: “Tanrı ve Bizim Aramızdaki Sonsuz Bağ”
Sonunda, Tanrı’nın evreni yaratma sürecinde bir şeyi daha fark ettim. Altı gün, aslında bir insanın ne kadar güçlü ve kırılgan olabileceğini gösteriyor. Zamanın değerini anlamak, bazen yaratıcı bir gücün bizlere sunduğu bir armağandır. Kayseri’nin soğuk sokaklarında yürürken, Tanrı’nın evreni altı günde yaratmasının aslında insanın içinde ne kadar çok duygunun bir arada yaşadığını fark etmemi sağladığını düşünüyorum.
Belki de Tanrı, evreni sadece altı günde yaratmadı. O, altı günde bizim içimizdeki karmaşayı da yaratmıştı. Kendi zamanımızı, duygularımızı ve umudumuzu bu evrende bulmak, belki de en büyük mucizeydi.